Profil von selvabenim dünyamFotosBlogListen Extras Hilfe

benim dünyam

bir zamanlar kurabiyeydin şimdi bir avuç kırıntı tam yiyecekken ufalanmışsın sen



31 Januar

.

 

Fosforlu sarı üstüne turuncu benekler

Soluk gri, gök gürültülü, sağır sağnak bir aşkın içinde bezgin, solgun yürüyordum. Seni ilk o fıstık yeşili sandalyenin üstünde gördüm. Ayaklarını döner sandalyenin ayaklarına yaslamış, bir elin dizinde, diğeri fareyi kavramış, gözlerin ekranda ufak ufak sallanıyordun.

          Sana bilgisayarı kullanıp da bilgisayardan hiç anlamayan tipik bir "kız" imajı çizerek abidik gubidik bir soru sordum.

          Kabul ediyorum ki çok yanlış bir girişti. Zira bu tutumum ilişkimiz hakkında sana bir ipucu verebilir, seninle beraber olup da özün hakkında hiçbir şey bilemeyeceğime, çünkü uğraşmaya üşeneceğime dair bir sinyal olabilirdi. Ama neyse ki sen bir erkektin ve derinlere dalmadan sığ sularda yüzmek hobindi..

          Kafanı kaldırıp, kocaman kahve gözlerini gözlerime dikip, onları bir kaç kez kırpıştırdıktan ve "Bak benim bembeyaz dizi dizi dişlerim var." der gibi ama sevimli bir edayla gülümsedikten sonra ben sana işte o an baktığımı anladım! Vay canına! Üç saniye önce fıstık yeşili sandalyenin üstünde oturan kahve tonları ağırlıklı bir nesneyken bir anda fıstık yeşili sandalyenin üstünde oturan fosforlu turuncu üstüne sarı benekleri olan bir karton kutu olmuştun!

          Merak uyandırıcı, iştah açan ve gülümseten bir karton kutu!

          Sonra beni üç saniye içinde ikinci kez şaşırtmayı başardın. Kibar, yumuşakve ilgili bir sesle, gözlerini gözlerimden kaçırmadan konuşmaya başladın.Akabinde ben de kaçınılmaz bir son olarak şuursuzca gözlerine doğru akmaya...

          Kibarlığa, nezakete, beyfendiliğe bu derece aç olmak bir an çevremden tiksinmeme yol açtı. Güzelliğin karşısında afallayıp "Neden kendime bir çeki düzen vermeden böyle berduş çıktım ki karşısına!" diye düşünmemse kendi acizliğimden tiksinmeme...

          Sen bu iç konuşmalarından habersiz, keyifle yanıtladın sorularımı.Bu berduş halimle beni ciddiye almadığın için sorularımın altında beni de aramadın.

          Ama napalım sen göstermiştin kendini bana. Sessiz ve sinsi bir gözleme başladım.

          Kibar tavırlarından asla ödün vermeyen ama o şeffaf sınır çizgisini bir set misali önüne çeken biriydin. Ben çok meraklıydım. O iştah kabartan kutunun içini kurcalamak istiyordum. Ama dedim ya pek naziktin. Ve insanları o kadar kibarca o çizginin ötesinde tutuyordun ki, ne bozulup kızabiliyordum, ne de beni tamamen ittiğinden emin olabiliyordum..

          Üzerinde çok düşünmeyip gözleme ağırlık vermeye çalıştım. Sabırlı olmam gerektiğini hissediyordum.

          Genelde sessiz ve sakindin. Ama anlatacak güzel bir hikayenin olduğunu düşündüğün sohbet anlarında heyecanlanır, sesini kontrol edemezdin. Nefes almaksızın hızlı hızlı sıraladığın kelimelerin kesik kesik tınıları beni nasıl heycanlandırırdı da bilemezdin. Kendinden çok emin noktalamaların, kelimelerinin bitişi gibi keskin el kol hareketlerin vardı.

          Ve ben seni arzulama merdivenlerini tırmanırken, kutunun içine bakma konusunda merdivenleri koşar adım iner oldum.

          Artık zemin önemli değildi. Fosforlu turuncun ve sarı beneklerin öyle parlıyor, öyle göz alıyordu ki, nereye otursan yakışıyordun. Artık seni ne zaman görsem aklımda bir şarkı çalmaya başlıyordu.

          Yabancı dizilerden aldığım bu gereksiz özellik beni esir almış ama en azından Türk'lüğümden edememişti. Evet evet. Öyle Berry White, Al Green falan değil, direk Sibel Tüzün çalıyordu.

"Yavrum baban nereli
Nereden bu kaşın gözün temeli..."


          İnce, uzun, şekilli ellerine baktım. Onları yüzüme dokunurken hayal ettim. Dudaklarımda, avuçlarımda.. Gülümsediğinde dudaklarının kenarında beliren çizgilerde dolaştı ellerim. Ama en çok sana sarılmayı, yanyana uzanıp konuşmayı düşledim.

"gönül gözüm kapalı
bilerek sana yazılıyorum
ah penceresi aralı
her yerine bayılıyorum"


          Sonra seni düşünmekten bir anda yoruldum. Belki de bana bu kadar kayıtsız kalmandan utandım, bilemiyorum. Ben seni sınırsız gökyüzümde her gece şenliklere götürürken senin bir heykel gibi o kotlukta dikilmene dayanamadım. Üstelik hala kutunun içinden çıkma ihtimali olan kötü şeylerden korkuyordum.

          Kalbimin dosyalarını açıyorum. Senin üstüne gelip "Ad değiştir"e tıklıyorum. Adını altı hamlede silip yerine şevkli büyük harflerle "TUTKU" yazıyorum. Keyifle enter a basıyorum.İşte böyle sandalye üstü, erkek büstü meleğim. Beni kibarca iten ellerini indir artık, bak ben de gözlerimi kocaman açıp sana bakabiliyorum.

siyahkahve.com dan alıntıdır

 


Erkek dediğin...


Seni elinin tersiyle degil
avucunun iciyle kavrayacak.
Bileceksin ki
emin ellerdeyim,
baskasi tutamaz elimi boyle.
Rahat olacaksin yaninda,
cok konusmayacak,
beynini didiklemeyecek.
ince olacak;
seni senin kadar dusunecek.

Erkek dedigin,
Sen onu merak ettiginde
kendisine hesap soruluyor
havalarina girmeyecek.
Senin inceligine karsi
umursamaz sozler sarf etmeyecek.

Erkek dedigin,
Kadinin sinirini bozmayacak,
cinlerini tepesine cikarmayacak,
sanki sen onun icin varmissin
her ne zaman istese emrine amadeymissin,
o ne yaparsa yapsin
her istediginde yaninda
elinin altinda olacakmissin
triplerine girmeyecek.

Erkek dedigin,
Sen ona sevgini hissettirdiginde,
sen ona kayitsiz sartsiz
asıkmışsin gibi havalara girmeyecek.

Erkek dedigin
ilgi gordugunde ilgiyle,
sevgi gordugunde sevgiyle
karsilik verecek.

Erkek dedigin,
sen onun icin kendine baktiginda,
sirf ona daha guzel gorunmek icin
giyinip kusandiginda
hicbir sey olmamis gibi
davranmayacak.
Erkek dedigin,
Ruhunu oksamasini bilecek.
Romantik olacak
kimi gun habersizce kucaginda
ciceklerle cikip gelecek.
Ozel gunleri unutmayi
marifet sanmayacak.

Erkek dedigin,
Kayitsiz olmayacak
senin butun zerafetine karsi.
Gercekten seven bir kadin
sevgi ve ilgi bekler,
erkegine verdigi askin karsiliginda
kucuk bir tatli soz,
kisa bir mesaj,
bir cagri bile onu mutlu edebilir.

Erkek dedigin
butun bunlari
cebinden para harciyormus gibi
cimrilikle yapmayacak.

Erkek dedigin,
Ben aranmayi,
cok aramayi
sevmem demeyecek.

Erkek dedigin,
Her sey kendi istedigi gibi
olsun istemeyecek.
Sadece kendi caninin
istemesine baglamayacak
her şeyi.

Erkek dediginin,
hissettigiyle
yaptigi sey arasinda ucurum
olmayacak.

Erkek dedigin,
Cesur olacak cesur.
Seni seviyorum derken
korkmayacak,
baska seylerin
arkasina gizlenmeyecek.
Seviyorum deyip
bir sonraki perdede kacmayacak,
ozluyorum diyorsa gelecek,
kaybetmek istemiyorum diyorsa
kaybetmeyecek.

Erkek dedigin
askina sahip cikacak.
Korkak olmaz erkek
dedigin.

Erkek dedigin
iyi sevisecek.
Koyun gibi yatmayacak,
bir an once su is bitse demeyecek.
Asksiz yatmayacak yataga ve
sen bunu bileceksin.
Bir baba sefkatiyle
seni alnindan optugunde
bileceksin ki
sevgisi gecici ve zayif
degildir.

Erkek dedigin,
Ve sevgiyle optugunde
dudaklarindan
bileceksin ki
Opusun tek sebebi
sehvet degildir.

Erkek dedigin
aldatmayacak.
Aldatmak basitliktir.
Seviyorum diyorsa
aldatmaz erkek dedigin.

Aldatiyorsa
sevmiyor demektir.

Erkek dedigin
yakısıklı olacak,
cekici olacak ama
bundan cok daha ote bir sey...

Erkek dedigin,
Zeki olacak.
Kadinin kucuk yalanlara,
bahanelere inanmayacagini,
kendisini kendi gibi
tanidigini bilecek.
Kadinin zekasini
kucumsemeyecek kadar
zeki olacak.
Zeki olacak,
seni bir hamur gibi
karmasini bilecek,
o hamura kendisini katmasinida.

Erkek dedigin,
Degerlerini bir anlik hevesler ugruna
satmayacak.
Namussuzlugunu, ahlaksizligini
ancak ve ancak seninle yataktayken
kullanacak.
Yan gozle hatun kesmeyecek,
ustune sevgili edinmeyecek.

Erkek dedigin
once sevecek.
Kendini sevmeyen erkekten
kimseye hayir gelmez.
Bir bakarsin ki
yillar sonra bu adamla
ne yataga sigiyorsun,
ne topraga...
Koluna girip
gezmesini bileceksin gururla
koynuna alip
sevismesini de.

Erkek dedigin,
Babaligini da bilecek,
ana-babaya hurmet etmeyi,
kadir kiymet bilmeyi,
vefakarligi, fedakarligi. ..

Erkek dedigin
seni koruyacak,kusatacak .
O nerede olursa olsun
seni koruyacagini bileceksin.

Pisirik olmayacak
erkek dedigin.

Erkek dedigin
erkek olacak guzelim.
Seni sadece sen oldugun icin sevecek.
Parayla pulla,
kariyerle, gucle,
kimin ne dedigiyle
hareket etmeyecek.
Hem sevgilin,
hem arkadasin,olacak 
 

CAN DÜNDAR

 

cumhurbaşkanı'na veda!
 
Bir ikram vesilesiyle komşuyu gönderdiğiniz tabak, bir ucu kırık; ya da sizinkine en benzeyen başka bir tabak ile değiştirilmiş olarak iade edildiğinde "a bu benim tabağım değil" dersiniz.

Ya da en sevdiğiniz kişi; ortak talihi ve tarihi paylaştığınız kişi, bir gün bambaşka bir yere varmak için yola çıktığında; ya da o yere varmış olduğunda, ne değerleri ne hayalleri size uymaz olduğunda; "bu benim tanıdığım kişi" olamaz dersiniz. Bu söze daima "ben nerde hata yaptım pişmanlığı eşlik eder.

Bir gün uyandığınızda; kendinizi yedi uyurlardan biri olarak görüverirsiniz. Konuşulan dil değişmiş, kullandığınız para tedavülden kalkmıştır sanki. "Demek istediğiniz" sizin demek istediğinizden çok başka yerde değerlendirilip, anlamlandırılmaktadır. Yani herkes başka yerde siz başka yerdesinizdir. Tek başınıza. Bu benim dünyam değil dersiniz. Bulaşmazsınız artık sizin olmayan dünyaya.Çünkü başka kanunlara,başka tahayyüllere aitsinizdir.Sizin dünyanız, sizin dünya tahayyülünüz, mevcut dünya ile hiçbir noktada buluşmamaktadır.Köşenize çekilir ya "yaşamıyor gibi yaşamayı" tercih edersiniz; ya sükutun isyanına sığınıp, birilerinin sizin başka dünyanızı fark etmesini beklersiniz.

Ya da sivil iteatsizliğin babası Thoreau gibi bu benim devletim değil dersiniz. Daha doğrusu devletin varlığını, sivil varlığınız için bir tehdit olarak görür, devleti ret edersiniz. Devlet nasıl ret edilir? Her gün sokaklarında dolaşarak, ulaşım araçlarını kullanarak, çarşıda pazarda satılanları yiyerek devlet ret edilir mi? Ret etseniz sizi kim ciddiye alır! Ciddiye alınacaksanız, adınız sivil iteatsize çıkıp çağları aşacaksa, devletin olmadığı bir yere gidersiniz. Vatanınızı değiştirmeniz gerekmez. Dağ başına çıkarsınız. Bir keçi alırsınız. Keçinin sütü ile beslenip, mum alevinde ya da gün ışığında, sizi devleti ret etmeye götüren düşüncelerinizi yazarsınız.

Ret ederken önce neden ret ettiğinizi anlatabilecek kadar kelimelere ve kavramlara sonra da, ret ettiğiniz şey ile aranıza koyacağınız mesafeye sahip olmanız beklenir. Bu ikisi olmadan yapılan reddiyeler ya çocukların dünyasına aittir ya da aklı evvellerin.

Bu satırların yazarı mesela, kırmızı ışıkta duran, kitap parasını ödemek için vatandaşın arasında sıra bekleyen Cumhurbaşkanı imajının bütün parlatmalara rağmen paslanışına acı ile şahit olmuştur. Başbakana anayasa kitapçığı fırlatıp da binlerce kişinin işsiz kalmasına sebep olduğunda, başörtülüler ile arasına aşılamaz mesafeler koymaya kalktığında yani ben sizin cumhurbaşkanınız değilim dediğinde "peki öyleyse" deyip "ret etme" hakkını kullanmak istemiştir.

Dediğini yapacak takatı da vardı üstelik. Keçinin sütü ile dağ başlarında bir mum ışığında yaşayacak kadar korkusuz ve mutmain bir kalbi, düşüncelerini kavramlara yükleyecek bilgisi vardı. Lakin çoluk çocuk. Yani kuru kafamı nereye olsa götürürüm diyebilecek kadar hür değildi. Bu benim cumhurbaşkanım değil demedi. Cumhurbaşkanının ısrarla ben sizin cumhurbaşkanınız değilim mesajını her bayram tekrar tekrar sunmasın rağmen.

Ne kadar hür iseniz o kadar ret etme hakkına sahipsinizdir. Kabul etmek zor ve acı olsa da, tüketim kültürünün her yanımıza çukurlar aça aça oluşturduğu "güvenlik çemberi; hiçbirimizde ciddiye alınacak bir hürriyet kalmamıştır.

Çocuklar, aklı evveller elbette bedel ödemeden her şeyi ret ederler. Çünkü kimse onların "ret" ini ciddiye almaz.

Ahmet Necdet Sezer; "herkesin cumhurbaşkanı" olarak seçilmiş,en bağımsız cumhurbaşkanı imajı eşliğinde halka sunulmuştu.Herkesin cumhurbaşkanı olarak oturduğu koltuktan "Emin Çölaşan" ın cumhurbaşkanı olarak indi. Kendi tercihidir.

Her şeye rağmen bir vedayı hak etmektedir. Kırgın bir vedayı. Herkesin cumhurbaşkanı olma imkanını çok kolay harcadığı için.

 

Keşke "BİZ"i sevebilseydiniz...

 

 

İyiki Varsın

Fırtınasız havalarda ve kısa mesafeli yolculuklarda o da mecbur kalınırsa kullanılabilecek ufacık bir yelkenliyle uzak denizlere açılmış sanki ömrüm....

Uçsuz bucaksız bir mavilikte ve ufacık bir karartı bile denemeyecek mekanında sallantıların en şiddetlisiyle alaboraya müsait bir akibetin kollarına düşmeme adına kanayan parmak uçlarındaki kırılan tırnaklarıyla tutunmaya çalışmakta belli belirsiz çıkıntılara.....

Kıyılar ve kayalar çok uzak olmalı ki hazır aşındırmaya müsait bir varlık bulmuşken var gücüyle bastırmakta, ağır aksak bir şarkının birlik notaları gibi yüzündeki porteye düşen rüzgara inat altını oymakta, altmış dörtlük notalı asi dalgalar..

Parlayan gözlerinde umuttan eser kalmamış... Bilinmeyen bir makamın taksimini geçmekte mırıldanışları... Ağlamaklı bir kemanın en ince telinden çalınmakta sergüzeştinin şarkısı...

Yaş otuz iki... Dante'ye bile kavuşmak olası görünmemekte sanki...

Yelkeni yırtılacak... hızla su alacak... alabora olacak belli...

Dudaklarında ki acı tebessümle düşünmektedir bu son deminde..

'' Pişman değilim... iyiki sevdim seni... iyiki daldım denizine... iyiki varsin..."

 
alıntı...

 

 

NE GEREK VARDI YOKLUĞUNA
 
Öznesiz cümleler kurmaya alışmıştım ben oysa...

Yalnızlığıma, ıssızlığıma sahip çıkmıştım onca kalabalığın arasında..

Korkularımdan korkmamayı öğreniyordum yavaş yavaş.

Hayallere düşlere sığınıp onlarla avunuyor, küçücük mutluluklara, hayata dair geçici heveslere sarılıp gülümseyebiliyordum.

Geride bırakmıştım bütün hüzünleri, ertelenmişleri, yaşanmışları, yarım kalmışları.. Yürüyordum ardıma bakmadan kendi yolumda. Geçmişin izleri bazen takılıyordu ayaklarıma bir yerlerde, ama ben aldırmadan yürüyordum işte..

Sevdaya dair hikayelerin noktasını koymuştu hayat yıllar öncesinde. Ben de çaresizce boyun eğmiştim ona.

Bence mutluydum ben kendi kendimle..

Hiç beklemediğim bir zamanda, ansızın çıktın yollarıma.

Yalan mıydın sen?
Yalan.. Bunca ısıtabilir miydi ruhumu? Bunca işler miydi sevdanı yüreğime? Geçmişin izlerini silip, doldurabilir miydi yüreğimi böylesine?

Bilseydim dinler miydim seni?
Geçmişimden koparıp, beni alıp gitmene,
İzin verir miydim?

Görseydim, eğer sonunu görseydim,
Başlamadan daha, orada dur derdim...

Bilseydim, eğer sonunu bilseydim,
"Sevme bırak" derdim,
"Sevme, uzak dur..."


Geldiğin gibi de gittin ansızın bir gün..

Sensizliğe alışmak daha zordu yalnızlığa alışmaktan.

Şimdi öznesi sensin cümlelerimin, yüklemleri yok...

Sensiz günüm zordu zaten,
Bir de sen geldin üstüne..
Yokluklarım yetmezmiş gibi,
Sen de eklendin üstüne...

Ben zaten bunları sen olmadan da yaşardım.
Ne gerek vardı sana, sensiz de yalnız kalırdım.
Ben zaten sen olmadan da ağlardım isteseydim eğer,
Ne gerek vardı sana, ne gerek vardı yokluğuna...

 

 

 

umutları yarına erteleyip sana çiziyorum yollarımı... tutup tutup, matkaplara vuruyorum bağrımı; döküm döküm etlerim...bak! geceye sarıyorum yaralarımı, ağlayarak... yıldızlar bilir ençok, birde düşlerim, birde taş yatak... oysa sen! kırktabir gelirsin, kırkta bir uzanırsın yanıma,nazlanarak...

ve yağmurlar, ve hüzünler, ve seni taşlarına dizdiğim yollar, ve hasret!...ebabil kuşlarının dönüşü gibi, durup durup kıvrılırım sana... göçün sancılarını yazıyorum şiirlerime oku ve anlat!... gökte nasıl üçgen çizerse turnalar, yüreğimi çizdim sana! çizgisi metrelerce kanat... geliyorum işte kapına maviliğinde uçarak..

umutları yarına erteleyip, sana çizdim yollarımı... tutup tutup, derinliğine vuruyorum kendimi karanlığın... yılanlar kayıyor dağlardan ovalarıma, ben burgaçlarında solungaç!.. korkuyorum sevdiceğim,elimde değil!.. dağlara kaçıyorum yeniden seni de yanıma alarak...

ve emeğim, ve ekmeğim, ve bebekliğim,masumluğum, ve gençliğim, ve beş para etmez geçmişim, ömrüm... ve de yalnızlığımı yaşayan köyüm, ağlıyor arkamdan el sallayarak...

sen doruklardasın ya, sen çağrısındasın ya sevdanın; işte yollardayım, işte yokuşlardayım,yalınayak... işte turnalarda, işte ebabil kuşlarıyla bulutlarda işte yanındayım,ve ellerim koynumda,aç bak!.. sımsıcak...

umutları yarına erteleyip, sana çizdim yollarımı... usulcacık, ama usulcacık sevdiceğim!... hayaline dalıyorum... ısınıyor taş yatak.. gece yorgan, kollarım yastık, desem ki sırtım kan revan, desem ki sırtım delik deşik, desem ki yılanlar çöreklenmiş bağrıma, desem ki korkuyorum,yalnızım... desem ki ellerini istiyorum... desem ki leylim vaktini bekliyorum,
gel artık!...

alıntıdır

İlan edemezken gönül halimi
Esrarlı bakışın
beni anlattı
Lal eylerdi derinliğin alimi
Engine çıkışın beni anlattı

Aşk elinden nağmeleri sesleyip
Sükut ile ifadeyi süsleyip
Duyguları gözyaşıyla besleyip
Sel gibi akışın beni anlattı

Canevime hapsol diyen o çağrı
Titretti adeta felç olan bağrı
Maziye gerilip atiye doğru
İçini döküşün beni anlattı

Vakit daraldıkça açıldı perde
Ayrılık
korkusu başladı serde
Zamanın en keskin
olduğu yerde
Boynunu büküşün beni anlattı

Kaderin zuhuru ne geç, ne erken
Anlaşılır ancak vuku bulurken
Talihin yükün
e talip olurken
Dağılıp çöküşün beni anlattı

İradem susunca, sevda yer etti
Sevdayı beyana gönlüm ar etti
Bir anda başlayıp bir anda bitti
Gönlümden çıkışın beni anlattı

Bana ihtiyacın olduğunda, yanında olabileceğimi sanmıyorum.

Birincisi ve belki de en önemlisi şudur;

Her zaman bana benzeyeceksin. Hayatının sonuna kadar...

Ama asla ben olamayacaksın, olmak istesen bile...

Onlar ise seni, tamamiyle ben sandıkları için, benim izimden yürümeni isteyeceklerdir.

Oyunu yanlış oynarsan, gölgemde kalırsın. Doğru oynasan bile bu başarıyı sana ait görmezler;

çünkü kendi benliğinin yok sayıldığını sonradan göreceksin.

Gelecek ise her zaman iyi ve güzeldir. Kötü düşünceleri barındırmadığı gibi, kendisinden epey uzak tutar.

Aslında genel olarak zamanın kendisi güzeldir; ama kafa karıştıracak kadar çok konu bulundurur içinde...

Seçemezsin. Seçsen bile, hayatında neye ve kime inanıp inanmayacağını karıştırmaman zor olur.

İlk önce yarını seç.

En kötü noktalardan biri; şuan ne ben senin beynine sahibim ne de sen benim beynime sahip olabileceksin.

Zaman ise oldukça değişkendir. İnsan zamanın içine saklanabilirmiş, yeni fark ettim.

Sen ise öğren... Saklandığın süre içerisinde kriptoloji işe yaramayacaktır, kelimelerin arasına sıkışmaktan başka...

Kim olduğunu bu şekilde çözemezsin.

İlk önce senin olan ama kendine ait olmayan geçmişini oku.

Yanlışları okurken düzelt. Düzeltirken yenisini yaz, ortaya koy. Yapılacak çok işin var...

...ve hepsi seni büyük bir iştahla bekliyor.

Hayatın boyunca, hiç uyuyamayacaksın. O yüzden şimdiden pes et, aksini diretmeyi bırak...

...veya bir an evvel uyanmaya bak. 

alıntıdır

Önyargılı, sonyargılı sevgilerin kuşattığını bilmiyoruz çok zaman benliklerimizi. Hiç ayırdettin mi gerçekte; kendimizden başka birşey miydi sevdiğimiz? Söyle kime vermeye kalktın yüreğini?
Bir gün birine demiştin ki "başkaları için kendin gibi olamıyorsun, kendin içinde başkaları gibi olamıyorsun".
Bir türlü sığ adamın teki olamadın gitti. Yani? Derin! biride olamadın ki. Bir kafa bile sığmıyordu derinliğine. Kıyıydın sen kıyı. Denizdende karadanda vazgeçemeyen, arada ıslak, kumdan ayak izleriydin, çocukların kurup kurup yıkacağı kaleler için..
Bulduğun kelimelerle mi oynadın hayatını yoksa bulamadığın kelimelerle kandırdın? Ya sizin ki nasıldı?
Kahveyemi benziyordu tadı ya da eldiven gibimiydi şekli?
"Karşı çıkmak ve öyle karışmak hayata.." dediğin neydi? Neye karşı çıkmak, kendine karşı çıktınmı hiç? Tekrar edip durdunmu hayatın karelerini?

Canevinden vururlar adamı işte böyle, sen mızmızlanırken.


MÜZİK BİTTİ SEVGİLİM...

 Müzik bitti sevgilim. Gecikmiş adımlarını yüreğime atma.Ben müziğimi dinledim, dansımı yaptım. Ve artık oturdum yerime.
Sen? Gözlerini kapayarak sadece dinledin. Bazen aralandı göz
kapakların. Seyre daldın, müziğin ritmindeki beni.
Oysa kalkmalıydın yerinden, sarılmalıydın bedenime. Başını başıma
dayayıp, ruhunu ruhumla beslemeliydin. Arada dokunmalıydı dudakların
saçlarıma. Nefesini duymalıydım tenimde. Ellerim büyümeliydi
ellerinin içinde. Aşkın soluğunu çekmeliydik içimize.
Aşkın soluğu yalnız alınmıyor sevgili.
Dinleyebilir miyiz bir gün bir yerlerde aynı şarkıyı? Gözlerin
gözlerime akar mı yeniden? Ben senin yeşilinde, sen benim bal
gözlerimde buluşabilir miyiz? Ellerin uzanır mı ellerime, içine
çekebilir misin sözlerinle beni? Dalar mı bakışlarını en
derinlerime? Dansımızı düşler mi yüreğin?
Dans, sevmez korkak adımları. İhanet sayar. Alınan nefeste içe
çekilen müzik, coşku ister, bağışlamaz geciken adımları, birbirine
uzak kalan bedenleri.
Belki yeni bir müzik başlar yeni bir yerlerde.Senin olmadığın, benim
olduğum o bir yerde. Ve bana akan bir çift gözün olduğu bir
yerlerde.
Senin içinde başlayabilir yeni bir müzik, senin olduğun, benim
olmadığım bir yerlerde. Bu sefer korkak atma adımlarını. Müziği
dinle, bedenini bırak notaların ritmine, eşlik et, yükselsin ruhun
aşka.
Aşk affetmez gecikmeleri. Fazla beklemez verdiği randevuda.
Sabırsızdır, heyecanlıdır çünkü, kıpır kıpır, duramaz ki yerinde,
koşmak ister.
Koşmak koşmak.. Yoruluncaya kadar.
Bizim müziğimiz bitti sevgilim. Gecikmiş adımlarını yüreğime atma.
Oysa yükselmiştim aşka. Minik bir serçe kuşu gibiydim. Kanat
çırpıyordum sana. Birlikte konarız sandım aşkın evine. Ama ben
yoruldum. Geciktin sen. Gücüm yoktu ki beklemeye. Tutamadın beni
yükselişimde. Uçamadın benim olduğum yere.
Aşkın soluğu yalnız alınmıyor sevgili.
Aşk, şimdilerle besler yarını. Sen aşkın yarınlarını beslemedin ki.
Senin şimdilerin yoktu çünkü. Sen çarpan kanatlarımı da
güçlendiremedin. Belki de sen uçmayı bilmiyorsun, dansı bilmediğin
gibi.
Aşkın soluğu yalnız alınmıyor sevgili. Üşütüyor aşkı bekletmek.
Aşk, gökkuşağı gibidir. Sıkça göremezsin yaşam boyunca. Sayılıdır o
güzelliğin yaşandığı anlar. İşte o an, bir ödüldür. Sarıp sarmalanıp
itina ile korunması gereken bir ödül.
Sen sana armağan edilen ödülünü koruyamadın sevgili. Gecikti
adımların aşka. Ve müzik bitti.

Artık, gecikmiş adımlarını yüreğime atma… Ben müziğimi dinledim.
Dansımı yaptım. Ve oturdum yerime… Geriye kalan sadece.
"YALANCI ZAMAN"
Umutlar gene soldu bu gece karanlığında
Gene karlar yağdı çiçeklenen dallarıma
Zamansızlığın zamanımıydı yoksa bu
Zamansızlığın içinden gelen
Yoksa yalnızca yalancı zaman mı
her sey bir hayal gercek olansa koca bir bos
MUTLULUK ÇOK KOMİK BİR KELİME...

 

 

KENDİNE İYİ BAK...

"Kendine iyi bak" bir veda değil, elveda cümlesidir çoğu zaman
O üç kelimeden çok daha fazlasını gizler içinde
Kendine iyi bak, çünkü bundan sonra ben yanında olmayacağım, olamayacağım
İstesem de istemesem de...
Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum
Ve benden sonra da mutlu olmanı istiyorum
Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum
Kendine iyi bak, çünkü bundan sonra kendinden başkası olmayacak yanında sana bakacak
Ben olmayacağım, kendine iyi bak ve beni düşünme
Çünkü ben de seni düşünmeyeceğim artık
Arama sakın beni, yazma, çünkü ben yazmayacağım
Sil beni yüreğinden, çünkü ben sileceğim
Fakat yaşanılan, paylaşılan güzel şeyler hatırına
Sana yürekten mutluluklar diliyorum
Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum
Kendine iyi bak
Aramızda geçen her şeye rağmen
Benden sonra iyi olduğunu bilmeyi tercih ederim
Aslında bilmem çok önemli değil, iyi olduğunu varsayacağım
Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum
Seni kendinle başbaşa, yapayalnız bırakıyorum
Biliyorum, kendini bırakacaksın benden sonra
O yüzden iyi bak diyorum
Aslına bakarsan çok da fazla umursamıyorum
Kendine iyi bak derler ve giderler
Tutkuyla sevenler bazen birden fazla söylerler bunu
Çünkü onları ayırmak, eti tırnaktan ayırmak gibidir
Kolay kolay kopamaz onlar
Süreç çok acı vericidir, yürek parçalayacıdır
Her seferinde azalan umutlarla geri döner
Ve yine kendine iyi bak günleriyle ayrılırlar
Ta ki umutta sevgi detükeninceye kadar
Ta ki son elveda mezar sessizliğine bürününceye kadar
Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez kendine iyi bak derler ve giderler
Onlar bu acıyı bir kezden fazla kaldıramayacaklarını bilirler
Kendine iyi bak derler ve giderler
Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler
En büyük ihanet değil midir aslında...
Seni seveni, ihtiyacı olanı yüzüstü bırakıp gitmek
Kendine iyi bak derler ve giderler
Seni suskunluğa mahkum edip giderler
Seni parçalara ayırıp, en büyük parçayı yanlarına alıp giderler
Seni senden alıp giderler
Daha kötüsü suçlayamazsın onları tüm bunlar için
Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardır elbet, suçlanmaz kendi
Savaşamadıkları için kızarsın ama suçlayamazsın
Savaşmışlarsa yenildikleri için kızarsın yine suçlayamazsın
Yenildiğin için kızarsın, yine suçlayamazsın
Ayrılığın kaçınılmazlığına inandırır seni
Kendine iyi bak derler ve giderler
Elinden umutlarını, düşlerini, sevgilerini alıp giderler
Bir tek anıları bırakırlar geride
Bir de hatırladıkça gözyaşlarına boğulasın diye unutulmayan nağmeleri
Arkalarına bakmadan çekip giderler, eğer yalnız kalmışsan
Çünkü insafsızlıklarını görmek istemezler
Her şey o saniye orada bitsin, kapansın bu sayfa isterler
Bitti diyemedikleri için kendine iyi bak derler
Kırıldım ve affedemiyorum diyemedikleri için kendine iyi bak derler
Seni istemiyorum artık hayatımdan çıkaracağım
Ama bil ki seni hiç unutmayacağım diyemedikleri için kendine iyi bak derler
Biliyorum çok kanayacaksın ama...
Daha iyisini yapamıyorum diyemedikleri için kendine iyi bak derler
Vicdanlarını rahatlatmak için kendine iyi bak derler
Çünkü o kan uzun süre akacaktır
Ve o yara asla kapanmayacaktır, bilirler
Kendine iyi bak bir noktadır çoğu zaman
Kendine iyi bak deme bana
Sadece kötülükler noktalansın isterim ben
Oysa sen iyisin, sen gözümdeki ışık, dudaklarımdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçsin
Sen hayatıma renk katan, sen yüreğimdeki çarpıntı, Sen hayatımdaki neşesin
Sen yolumu aydınlatan, sen dert ortağım, sen gönül yoldaşım...
Sen bitanesin
Kendine iyi bak deme bana, nokta koyma
Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler
Keşke affedebilsen beni
Keşke ben de seni affedebilsem
Keşke döndürebilsek zamanı geriye, nafile...
Ama yine de gitmesen olmaz mı, bitmesek olmaz mı
Sen eksikken ben nasıl tam olurum
Senden kalan boşluğu kimlerle doldururum
Savaşsak aramıza giren şeytanla olmaz mı
Hani en büyük aşklar her türlü engeli aşardı
Hani gerçek dostluklar her sınavı geçerdi
Hani sevgi eninde sonunda kazanırdı
Hani hayatta hiç kirlenmeyecek değerler vardı
Hani en büyük zaferler en kanlı savaşların ardından kazanılırdı
Bunların hepsi yalan
Sahiden gitmesen olmaz mı, bitmesek olmaz mı..........
Peki o zaman senin istediğin gibi olsun
Öyleyse sen de KENDİNE İYİ BAK.

                                  

PINAR  

 

13 Januar

Can Dündar'dan

 

"Bos ver, her sey unutulur."Diyecekler...
Sen hiçbirini duymayacaksın...
Göz yaslarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında
ölmekisteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarın kıyamet kopacakmış" deseler
basini kaldırıp Ne dedin?" diye sormayacaksın...
Yalnız kalmak isteyeceksin...
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkiside yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittiğin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabilecegini söylese,kaçacaksin...
Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin...
Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksin...
Hiçbir sey oyalamayacak seni...
Ilaçlara siginacaksin..
Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren...
Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek...
Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin...
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahi iple çekeceksin...
Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak isteyeceksin...
Nafile...
Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin...
Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini farkedeceksin...
Telefonun çalmasini bekleyeceksin...
Aramayacagini bile bile...
Her çaldiginda yüregin agzina gelecek...
Aglamakli konusacaksin arayanlarla...
Yüregin burkulacak...
Canin yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanip tutusacaksin...
Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için kendinden nefret edeceksin...
Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu...
Bu umut seni gitmekten alikoyacak...
Gel gitler içinde yasayacaksin...
Buna yasamak denirse...
 ****
Razimisin bütün bunlara...?
Hazirmisin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
O halde aşık olabilirsin
  
 

 

 

Evlenmek isterdim,
super bir dugunum olsun, bembeyaz, sirti acik bir gelinligim olsun, annem sevincinden aglasin diye..
Kivircik sacli bir kiz cocugum olsun ve bana anneler gununde carpik curpuk yazisiyla okulda yaptiklari karti getirsin diye...
Geceleri gok gurleyip firtina ciktiginda korkarak yastigima sarilmayayim diye... sevdigim erkek bana: canim karicigim desin diye...
Artik yemek yapmayi ogreneyim, devamli yumurta ve makarna pisirmeyeyim diye...
Ama
EVLENMIYORUM:
Sevdigim erkegin kirli iccamasirlari, Lavobodaki sakal artiklari, Kaprisleri, kufurleri, vurdumduymazliklari ve yalanlari arasinda onu neden sevdigimi unutmayayim diye...
Isin icine para ve cikar hesaplari girdigi zaman buyuk asklarin nasil kuculdugunu gormeyeyim diye..
Aldatilmanin dayanilmaz hafifligi(!) ile tanismayayim diye...
Canim babacigimdan kalan tek sahip oldugum seyi, soyadimi verip yerine bana soyadindan baska verecek cok buyuk birseyi olmayan birininki almayayim diye....
Gece kizarkadasim aglayarak bana telefon actigi zaman kedime ertesi gun icin mama koyup geceligim ve dis fircamla onun evine gidebileyim diye..
Ben olgusunu daha yeni yeniogrenmisken, bunu Biz olgusuna degismeyeyim diye...

 

       
 

   Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim:
  
   Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor.
 
   "Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor
   bizi... Gözümüzü
 
   kör ediyor; başımızı döndürüyor.
 
   Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna,
   kılıbığından
 
   "Taşfırın"ına kadar böyle bu...
 
   Hele 40'ımızı geçmişsek...
 
   Hele cüzdanımızı şişirmişsek...
 
   Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek...
 
   * * *
 
   Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar"
   ağıtına,
 
   "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor.
 
   Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim
   olmaya hazır
 
   "çıtırlar" fink atıyor.
 
   O ise pijaması içinde "evi bekliyor".
 
   Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve
   "Böyle mi
 
   öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor.
 
   Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş
   erkeğini...
 
   Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde
   demode
 
   iltifatlar, cepte karaborsa Viagra'larla...
 
   Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına

   karışıyor.
 
   Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne

   ev görüyor.
  
   Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor.
 
   Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor.
 
   Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor.
 
   İhanet kol geziyor.
 
   * * *
 
   Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir

   mektup ya
 
   da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde
   hesap verdi,
 
   çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk
   etti, terk
 
   edildi bugünlerde...
 
   Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine,
   döndürdü eşini...
 
   Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri...
 
   Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında...
 
   Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda...
  
   Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır
   boylarını bekledi,
 
   kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini
   savunarak;
 
   ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten...
 
   ...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini
   anlatırken...
 
   * * *
 
   Yanlış anlaşılmasın:
 
   Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil;
   sevmemesi...
 
   Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı
   aynen sürdürmesi...
  
   Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi...
 
   Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi...
 
   "Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle
   karşılayabilirim"
 
   diyememesi...
 
   Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her
   daim secde etmesi...
 
   Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst
   olabilmesi...
  
   40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra
   izini banyoda
 
   gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el
   bombası gibi
 
   gizlemeyi kendine yedirebilmesi...
 
   * * *
 
   Kabul edelim:
 
   Evlilik bitti!
 
   Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da
   erkeklerin) kolunda
  
   yürüyebiliyor.
 
   Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini
   oyuyor. Ve
 
   herkes her şeyi bilerek,
 
 
 
   gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor.
 
   Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her
   hayatı, sahibinin
 
   nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir.
 
   Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir.
 
   Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir.
 
   Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?
 

 

 

----- Çok zaman önceydi.O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün, öteki parçasına da yarın.

Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düsünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı;
ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya
kadar yaşadı.

Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.

Bir türlü beceremedi.Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı...Mutsuz oldu insan.
Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün
yaşadı;

ama bugünü hiç yaşayamadı.

Ne yarın ne de dün!

                                      

07 Januar

biri anne diyeri el kızı !

 

Erkek evladı yetiştirmek çok kritik bir duygudur. Hep iki arada bir
derede kaldım oğlumu büyütürken... Bir kadın olarak, eş olarak
beklentilerim, hoşuma giden duygular neyse onu vermeye çalıştım oğluma.
Kız çocuklarını büyütürken böyle bir handikap yoktur. Zaten hassastır,
anaçtır, korumacıdır, toplumsal yetiştirme tarzının artı olduğu kadar,
eksi yanlarını üstünde taşır. Ama erkek çocuk büyütmek, hele de ataerkil
toplumda çok zordur... Erkek evlat hep "Paşa Oğlum"dur anne için. El
bebek, gül bebek büyütülür. Ama şu da bir gerçektir ki anne ile oğul
ilişkisi bambaşkadır. Kız çocukları gibi değil Erkekler bir başka
düşkündürler annelerine. Korumacılık yapılır, yönetilir, hatta idare
edilir, aslında bu yüzden, her erkek ne kadar istemiyorum dese de ilerde
eşi ve kız arkadaşı tarafından yönetilip idare edilmek ister
çaktırmadan... Çaktırmadan çünkü o erkektir... Erkek çocukla mutfağa
girilip kekler, kurabiye hamurları yoğrulmaz, çocukluğunda sırf erkek
olduğu için bunları yapmadığından, büyüdüğünde de sevgilisine özenli
sürpriz sofralar hazırlayamaz.. Erkek çocuklar toplamaz odalarını,
oyuncaklarını, büyüdüklerinde bu yüzden her banyodan çıktıklarında
aynalar, yerler temizlenmek ister. Katı olması gerektiği dikte edilir
ona, söyleyemez belli edemez ne kadar sevdiğini, zayıflık zanneder
bunu.. Hatta "belli olmuyor mu", "söylemem mi lazım" gibi komik cümleler
kurar büyüdüğünde... Her işi anne yaptığı için evde, bilemez büyüdüğünde
sofradan kalkınca tabağını toplamayı. Annesi her dakika yanındadır..
Kaprislidir çeker, bağırır çeker, küser çeker, "istiyorum" der
ikiletmez.

Aynı şeyi elin kızına yapmaya kalkışır. El kızı çekmez anne gibi. Bu
sefer kalakalır. "Ne oluyor?", "Şimdi bu niye farklı davrandı?" diye
sorar, anlayamaz... Çünkü yoktur ki böyle bir model kafasında,
istekleri, arzuları, kaprisleri hep hoş görülmüştür. Anne, erkek çocuğu
ile beraber kırlara gitse bile çiçek toplamaz, o da ileride sevdiği
kadın için toplayamaz çiçek, doğal olarak... Anne-oğul alış-verişe
çıkılsa bile, anne hiç sormaz oğluna "Bu kazak bana uydu mu çocuğum, iyi
duruyor mu üstümde?" diye, çünkü oğlan çocuğunun kafası böyle şeylerle
meşgul edilmemelidir... O yüzden anlam veremez kız arkadaşıyla vitrin
bakmaya, hatta onun fikrine ihtiyaç duyulabileceği aklının ucundan bile
geçmez... Bütün bu duygularla erkek evladı yetiştirmek çok zordur, çünkü
siz oğlunuz ileride bunları yapmasın diye yetiştirmeye çalışırken, biri
gelir "bakalım kıymeti bilinecek mi?" deyip, içinize yanlış mı yapıyorum
tohumunu atıverir.. Bu arada sizin gibi olmayan anneler devam eder,
hatta hızını alamaz daha da ileri gider, "Paşa Oğlu"na uygun bir kız
arar. Kız mülayim olmalıdır, oğulcuğunun bir dediğini iki etmemelidir.
Her dediğini yapmalı, peşinden sürekli toplamalı, moralsiz olduğunda
taklalar atmalı, kendi duygularını unutmalı, her daim ona en güzel
yemekleri hazırlamalıdır. Çünkü çok iyi bilir "paşa oğlunun" huyunu, ne
de olsa onu elleriyle bu hale kendisi getirmiştir...

Bu yüzden anlayamaz erkekler kadınları... Onu büyüten , o taptığı
belkide ilk aşkı olan annesiyle , şimdi birlikte olduğu kadını aynı
sanır...

Oysa biri annedir, diğeri el kızı! (El kızı da, bir anne değil mi ki
zaten?)

 

 
01 Januar

mutlu seneler

Bembeyaz yağan kar, ne yaşanmışsa yaşansın örter geçmişin hatalarını... Yeni bir gelecek sunar bize ve yeni bir başlangıç... Yeni yılın tüm insanlığa ve ülkemize barış, mutluluk getirmesi dileğiyle yeni yılınızı kutlarım. Her şey gönlünüzce olsun!

[çalıntıymış]

28 Dezember

komiğime gidenlerden :))

Ölünce tanrıyla karşılaşan ateist

t-hoşgeldin

m-neredeyim?

t-ahirette

m-nası?

t-e öldün.

m-yapma ya! sen kimsin?

t-tanrı

m-ya yeme beni.hem bence tanrı yok,ateistim ben.

t-öyle mi?ne hoş!

m-ya bişi dicem,halusinasyon falan görüyorum.aslında evdeyiz di mi?

t-kendine gel ya kulum.sen ölüsün burası da ahiret.

m-aaaaa olabilir ya.biraz hatırlar gibiyim.galiba arkadaşlarla bir partideydik.en son ışık tünel falan hatırlıyorum

t-zorlama evladım,yavaş yavaş.zaten bir tutam aklın var...

m-e nasıl oluyo peki?yani ölenler falan?ya bu arada pardon,tanışmadık moronay ben.

t-biliyorum evladım.tanrıyım ya o bakımdan.bu beyaz giysili,kanatlı arkadaşlar da melekler.ama seninle kırmızılı arkadaş ilgilenecek.

m-n’aber dostum?kostüm yıkılıyo.

t-özel tasarlandı,yüksek ısıya çok dayanıklı.

m-süpermiş yaaa!dur tahmin edeyim arkadaş itfaiyeci.

t-çocuğum saçmalama yavrucuğum

m-tamam buldum!volkan uzmanı di mi?discovery channel göstermişti.ama onların kıyafetleri biraz farklıydı.ya inanılmaz ilk kez bir bilim adamı görüyorum.

t-aslen şeytandır kendisi a benim şaşkın evladım.

m-hadi canım!hiç öyle görünmüyo.tamam korkunç makyaj falan yapmış ama gözlerinden belli iyi biri olduğu.ne de olsa gözler ruhun aynasıdır değil mi?gözler yalan söylemez anlarım ben.

t-ya niye böyle salaklar yaratıyorum ben yaaa!evladım şunlar melek şu şeytan ben de tanrıyım

m-kalbimi kırıyosun ama.hava değişiminden oluyo bunlar,bir an aklım çalışmadı.demek gerçekten tanrısın.seni yok biliyoduk biz.

t-bu konuyu içeride düşünürsün.

m-nası ya?ne içerisi?ne diyosun?

t-cehennem diyorum

m-ay gerçekten varsın ya!süper!aşağıda fenomensin biliyosun di mi?herkes sana tapıyo.

t-biliyorum canım.

m-ne diyorum ben ya!tabii ki biliyorsun.sefil kul işte.bilmediğin şey mi var?ilahi...ya aklıma gelmişken tövbe etsem ben.neydi o?hani bişi diyodun da mümin oluyodun...nası başlıyodu o cümle?

t-o kadar kitap gönderdik,okusaydın

m-ya okuyacaktım da vaktim olmadı.şimdi okusam,hazır yüzyüzeyken?hem takıldığım yerde sana danışırım.ha ne dersin?

t-içeride okursun sıcak sıcak.hadi canım şöyle soldan alalım seni yavaş yavaş.

m-ya ama lütfen...

t-arkadaşa eşlik edin yolu şaşırmasın.

 

kadınlar mı yönetir erkeklerimi?

Yeryüzündeki herkes ölür ve Tanrı'nın huzuruna çıkarlar... Tanrı der ki: - Erkekler 2 sıra olsun, bir sırada kadınlar tarafından yönetilen erkekler, diğer sırada kadınları yöneten erkekler... Ayrıca bütün kadınları cennete aldım, onlar meleklerle birlikte gidecekler şimdi...

Böylece kadınlar gittikten sonra Tanrı erkeklerin karşısına geçer. Bir bakar ki kadınlar tarafından yönetilen erkeklerin sırası 100 km. uzun. Ama kadınları yöneten erkeklerin sırasında sadece bir adam duruyor. Tanrı diğer sıradakilere çok kızar:

- Kendinizden utanın!.. Sizi bu dünyada güç ve idarenin temsilcisi olarak yarattım ve şuraya bak, hepiniz güçsüz karaktersiz 100 km.lik bir sürü olmuşsunuz... Bakın bir tek erkek kulum şu yan sırada tek başına gururla dikiliyor... Ondan ders alın!.. Oğlum, anlat bunlara, ne yaptın da
kadınları yöneten erkekler' sırasında bir tek sen oldun?..

Ve adam cevap verir:

- Bilmem... eşim bana burda durmamı söyledi...
:)))

 

 

ilginç matematik

1) Önce haftada kaç kez bir restoranda aksam yemegi yemek istersiniz?
2) Bu rakami iki (2) ile çarpiniz
3) Üstüne bes (5) ekleyın
4) Buldugunuz rakami elli(50) ile çarpiniz
5) Bulduğunuz sayı, doğduğunuz seneden büyükse 1751ekleyin,eğer küçükse 1750 ekleyın
6) Bu rakamdan dogum tarihinizi çıkartın.(mesela 1960-1979-1987)
7)Son Etap:Bu sayıya 5 ekleyin
Sonuç :
Elinizde 3 haneli bir rakam olmali...

Ilk rakam haftada kaç kez bir restoranta gitmek istediginiz.
Daha da ilginç bir sey. Aşağıda.....

Son iki rakam yasiniz degil mi ????

21 Dezember

nereye kadar yaa nereye kadar

                              

Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı."  Bu görüş açısı, mutluluğa giden bir yol olmadığını gösterdi. Mutluluk yoldur, öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve mutluluğu, vaktinizi harcayacak kadar özel biriyle paylaştığınız için, ona daha fazla değer verin. Unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez. Öyleyse;

        Okulu bitirene kadar;

        100 milyar kazanana kadar;

        Çocuklarınız olana kadar;

        Çocuklarınız evden ayrılana kadar;

        İşe başlayana kadar;

        Evlenene kadar;

        Cuma gecesine kadar;

        Pazar sabahına kadar;

        Yeni bir araba, ya da ev alana kadar;

        Borçları ödeyene kadar;

        İlkbahara kadar, yaza kadar, sonbahara kadar, kışa kadar;

        Maaş gününe kadar;

        Şarkınız söylenene kadar;

        Emekli olana kadar;

        Ölene kadar.....



        Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz 'an'dan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için beklemekten vazgeçin. Mutluluk bir varış değil, bir yolculuktur. "Pek çokları mutluluğu insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha akçakta. Oysa mutluluk insanın boyu hızasındadır."

        Şimdi şu bilgisayarın başından kalk da hep yapmak istediğin birşeyi yap!

        Eğer birini seviyorsan ve bunu ona şimdiye kadar belli etmediysen harekete geç.

        Senin yüzünden üzülen biri varsa git gönlünü al.

        Görüşmek istediğin kişiden teklif gelmesini beklemeden git sen teklif et.

        Eğer canın çalışmak istemiyorsa izin al...

        Vs vs vs......

        Unutma,

        "Yarın kimseye vaad edilmemiştir..."
 

"keşke" ve "keşke"

NE PİŞMANLIK NE DE İSYAN, DERİNDEN BİR 'KEŞKE'DİR İNSAN...
"Keşke"lerden korkarım...
Çünkü bir yanıyla insanı suyun dibine çeken ayağına bağlanmış koca bir kaya parçası gibidirler...
Her "Keşke söyle olsaydı Keşke böyle yapsaydım" deyişinde biraz daha batarsın.
Her "Keşke" deyişinde gücün biraz daha tükenir, gelecek biraz daha uzaklaşır, geçmiş daha da sıkı yakana yapışır...

"Keşke"lerden korkarım...
Çünkü bir yanlarıyla da yalandırlar, söyleyeni kendine inandıran en havalı yalanlardandırlar...
"Keşke affedebilseydim seni" dersin söz gelimi... Ama affet o zaman, şimdi affet! Ne duruyorsun! İstiyorsan affedersin, keşkesi var mı?
"Keşke böyle yaşanmasaydı bazı şeyler" dersin söz gelimi... Ama niye topu taça atıyorsun, neden kendi kararlarını yok saymaya çalışıyorsun, keşkesi var mı bunun?

Yalnız bir dakika...
Karıştırmayalım. Pişmanlık ap açık ve insanca bir histir. Hele sessiz pişmanlıklar vardır; Boynu bükük, gözleri buğulu ve soylu pişmanlıklar vardır ki, yakışır insana. Ve elbette güzel "keşke"ler de vardır! Zaman tam en güzel yerinden yakalamışken bizi, birden bire
içimizden fışkıran özleme ayak uydurup "Keşke burada olsaydı" diye yazıklanmak mesela, böyledir.

Benim itici bulduğum "Keşke"lerse ruh gastritleri, vesvese illetleri ve kaderle didişmekten yorulmayan hırsların mızıldanmalarıdır.
Keşke defterimizden silebilseydik bu "Keşke" leri...
Hele o hep bir şeyleri kaçıracakmış korkusuyla yaşayıp sonunda yinede hep "Kaçırdığın" duygusuyla hesaplaşmanın güçlüğü! Ne zordur! Nasılda hırpalayıcıdır!..
Hep geleceği planlayıp, hep geleceği arzulayıp "Bugün"ü elinden kaçırmışsındır. Hayallerin "Aşk" ının peşinde koşturup bir gün bile sevinemeden yaşamışsındır. Ya da kof kahkahaların sarhoşluğuna kanıp hem aşkı hem de tanrının güzelim kıvılcımı sevinci ıskalamışsındır... Ne tam sevebilmişsindir. Ne de kendini sevince kaptırıp koyverebilmişsindir. Hata yapmaktan ölesiye çekindiğin için başarılara teğet geçmişsindir... Sonradan yıkılırım diye çok korktuğun için daha ilk baştan her şeyi yıkıp dökmüşsündür... Duygularına teslim olup "sürünmek"ten ölesiye korktuğun için baston gibi yürümeyi seçmişsindir. Gündüzü, o güzelim aydınlığının değerini bildiğin için değil geceden bir çocuk gibi sevmişsindir... Ve geceyi "karanlığında" kaybolmak için değil, ağlaklıklarına meze yapmak için sevmişsindir. Sonunda ne gece kalmıştır, ne gündüz. Vakti ve ışığı belirsiz ve tükenmek bilmeyen bir hayat koşuşturmamasında başka bir şey yoktur artık elinde... Ne okuduğun kitapların dipnotlarına bakmışsındır uzun uzun, ne de saksıdaki çiçeklerin toprağına... Sevgilinin göz bebeklerine de sevdiğin şehre de uzun uzun sadece birkez, o da veda ederken bakmışsındır. Ne kadar berrak bir çağrıdır orada gördüklerin ve fakat... Ne kadar geçtir!

Bu durumda hangi "Keşke" fayda eder?


- Anonim -


Kaynak: Titrek Sazan YahooGroups



                        

 

itibar

                                                                                                                      

İtibarı, içinde yaşadığın ortam belirler; karakteri, inandığın
doğrular...

İtibar, sandığın şeydir; karakter olduğun şey...

İtibar fotoğraftır; karakter ise yüz ..

İtibar dışardan gelir; karakter içerden.

İtibar, yeni bir topluluğa girdiğinde sahip olduğundur; karakter
giderken elinde olan.

İtibarin bir anda olur; karakterin , ömür boyunca.

İtibarin bir saatte öğrenilir;   karakterin bir yılda açığa çıkmaz..

İtibar mantar gibi büyür; karakter sonsuza kadar sürer

İtibar zengin veya fakir yapar;karakterse mutlu ya da mutsuz .

İtibar insanların mezar taşına kazıdıklarıdır;   karakter meleklerin
TANRI huzurunda senin için söyledikleri.

William Hersey Davis.

 

 

başarı nedir?

Başarı deyince aklımıza farklı şeyler gelir. Toplumun gözünde başarı iyi maddi gelir getiren bir kariyer, büyük bir ev, lüks bir arabadır.
Aslında bunlar başarılı olmanın tanımı değildir. Aşağıda Ralph Waldo Emerson'in başarı tanımına kulak verelim:
BAŞARI; Sık sık gülmek ve çok sevmektir; Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır; Dürüst eleştirmenlerin onayını almak,sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; Güzeli sevmektir;

Herkesteki en iyiyi bulmaktır; Karşılık beklemeyi hiç düşünmeden
kendiliğinden vermektir; Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister
kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen
bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır;
Gönlünce eğlenmek ve gülmek; Kendinden geçerek şarkı söylemektir; Tek bir kisi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldigini bilmektir. Işte bu başarılı olmaktır

kız arkadaşlarım benimmm

Annem "Kız arkadaşlarını unutma" diye tavsiyede bulunmuştu..

"Yaşın ilerledikçe senin için daha önemli olacaklar,
kocanı-çocuklarını
ne kadar çok seversen sev, yine de kız arkadaşlarına ihtiyaç
duyacaksın..

Onlarla bir yerlere gitmeyi ihmal etme..
Onlara vakit ayır ve kız arkadaşlarını daima hatırla..
Onlar sadece arkadaşların değil..
Senin kardeşlerin, kızların..." demişti..

"Ne kadar komik bir öğüt. Daha yeni evlenmedim mi ?
Artık ben evli bir
kadınım. Kız arkadaşlarına ihtiyaç duyan bir genç kız
değilim ki. Bundan sonra kocama hayatımı adamak, yapacağım tek şey
olacak"
diye düşünmüştüm..

Ama yıllar geçtikçe, çocuk olsa da ya da olmadıkça, kocalardan
boşandıkça, sevgililerin biri gidip diğeri geldikçe, annemin
dediklerinin
ne anlama geldiğini çok iyi anladım..

Zaman geçiyor..
Hayat akıyor..
Mesafe ayırıyor..
Aşk büyüyor.. Sonra azalıyor..
Kalpler kırılıyor..
kocalar evde bir yerde duruyor..
Veya evlilikler mahkemede son buluyor..
sevgililer değişip duruyor..
Erkekler arayacaklarını söyleyip, aramıyor..
İşler geliyor ve gidiyor..
Komşular değişiyor..
Ama kız arkadaşlar hep oradalar...
Siz onları bırakmadığınız sürece..
Geçen yıllar ve arada kaç km. mesafe olduğu hiç önemli değil..
Bir kız arkadaş, hiçbir zaman ona ihtiyaç duyduğumuzdan
daha uzak değil..Hayatınız içinde, öyle ya da böyle, yakın ya da uzak..

Tüm Kız Arkadaşlara Sevgiyle...

gene bir yılmaz erdoğan harikası

 

 

AŞK

Basindan büyük bir ask geçmemis her kadin için bu bir eksikliktir;
basindan büyük bir ask geçmis her erkek için ise bu bir fazlaliktir.

Erkegin hayatinda belki bir aska yer vardir.
Kadinin ise askinda belki bir hayata...

Erkekler deli gibi asik olurlar,zamanla akillanirlar.
Kadinlar ise Akilli gibi asik olurlar,zamanla delirirler.

Ask,kadini ve erkegi farkli etkiler.

Asik olan kadinin gözünde baska hiçbir seyin degeri kalmaz.
Asik olan erkegin gözünde ise her sey yeniden degerlenir.

Çünkü asik kadin "nasil olsa bitecek" sezgisi ile hareket eder..
Asik erkek ise "nasil olsa sonsuza dek sürecek" yanilgisiyla...

Asik kadinlar bu yüzden hep endiseli ve huzursuzdurlar;
asik erkekler ise melekler gibi dingin ve aptallar gibi bön.

Asik olmak erkege yakisir. Kadina asla.
Kadina yakisan sadece asktir.

Asksiz bir erkek kendini kölesiz bir efendi gibi hisseder,
Asksiz bir kadin ise efendisiz bir köle.

Kadin Ne Ister?
Ne mi ister?
Hepsini ister.Ve ayni anda.

Peki erkekler ne ister?
Hem sevgili karilari hem de haremleri olsun isterler.
Peki neden korkarlar?
Hem karisiz hem de haremsiz kalmaktan korkarlar.

Kadin erkeginin kendisine kul köle olmasini ister;olunca da ondan nefret
eder.
Erkek ise kadinin kendisine köle olmasini istemez;olunca da onu sever.

Bir erkek kadindan biktigi için onu terk eder;
bir kadin ise erkeginden sikildigi için.

Arada çok önemli bir fark var.
Bir erkek doydugu için kadinindan bikar.
Bir kadin ise doyamadigi için erkeginden sikilir.

Erkek kadinin fiziksel görüntüsüyle;
kadin ise erkegin sehvetiyle tahrik olur.

Onun için kadinlar karsilarindakini anlarlar;
erkekler ise sadece görünen dünyayi.

Kadin terk edildigi ve aldatildigi zamanlarda, bir de bosanirken hiç
tereddüt etmez.
Kararli,suurlu ve son derece akilli biçimde bütün strateji ve nokta
hücumu taktikleriyle delirir.
Delilik,kadinlarin aklidir.
Ve sadece bu özellikleri bile,
onlarin erkeklerden daha üstün kabul edilmeleri için yeterli bir
sebeptir.

Kadinlar,sezgileriyle her seyi bilirler.
Erkekler ise akillariyla hiçbir seyi bilemezler.

Kadinlar her seyi görürler.
Göremediklerini duyarlar.
Duyamadiklarini ise sezerler.
Disilik yalniz algi kapilarini degil,
bütün telepati,sezgi,altinci his ve üçüncü göz kapilarini açan
LSD,Mescaline,Psilosibin kadar güçlü bir iksirdir.

Kadinlarin sezgileri o kadar olaganüstüdür ki,
onlari erkeklerden çok daha üstün saymamak için hiçbir neden yok.

Sezgi de neymis mi dediniz?
Aklin eli,kolu,gözü,kulagi ve burnudur.
Aklin dürbünü,pusulasi ve radaridir.
Şahini ve tazisidir.
Kapani,tuzagi ve oltasidir.
Sezgi en kurnaz avcidir.
Sezgi olmasa ne bilim ne felsefe ne sanat olurdu.

Akil mi?
Akil sezginin usagidir.
O kadar..

Sezgileri yerine bilgileri ile hareket eden bilgiç kadinlar kadar itici
yaratiklar düsünemem.

Akillilari ve kültürlüleri ise itici degillerdir ama sikici olurlar çogu
zaman.

Kadina en çok yarayan;
ne akil,
ne bilgi,
ne de kültürdür.

Ince ve suh bir zekadir...

Yılmaz ERDOĞAN ©

 

kadınlar kaça ayrılır

 

HARD-DISK tipi kadın:
Her şeyi hafızasında saklar. DEVAMLI. 

RAM tipi kadın :
İşiniz bittiği anda sizi de unutur. 

WINDOWS tipi kadın:
Herkes hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadığını bilse de kimse onsuz
yaşayamaz. 

EXCEL tipi kadın:
Söylendiğine göre bir çok kabiliyeti olmasına rağmen bir çok kimse basit
ihtiyaçlar için kullanır. 

SCREENSAVER tipi kadın:
Eğlendirmekten başka hiçbir işe yaramaz. 

INTERNET tipi kadın:
Erişilmesi zorlu olan tiptir. 

SERVER tipi kadın:
İhtiyacınız olduğundan her zaman meşguldür. 

MULTIMEDIA tipi kadın:
Korkunç şeylerin güzel gözükmesini sağlar. 

CD-ROM tipi kadın:
Hızlanır, Daha hızlanır Gittikçe de hızlanmaya devam eder. 

E-MAIL tipi kadın:
Her 10 sözünden 8'i anlamsızdır. 

VIRUS tipi kadın:

Bir başka ismi de "EŞ" dir. Hiç beklemediğiniz bir anda gelir kendisini yerleştirir ve kaynaklarınızı kullanmaya başlar.Kurtulmaya çalıştığınızda kesin bir şeyler kaybedersiniz eğer kurtulmazsanız her şeyinizi kaybedersiniz

 

  

tikyler cehennemde

 

pardon zebani bey ama oha falan oldum yani, burda bu kadar kişiyiz, bi klima taktırır insan(?)!...
+şu arkadaşı da diğer közlerin yanına alabilirmiyiz?
-ayy inanmıyorum yapmayın bunuu. kırmızı pumaların modası çoktaaan geçtii. çook banalll yaa.
-ögünçcan bana abilerin ayaklarının kendi rengi gibi geldi. sus istersen.
-ortam cayır cayır yanıyo diyorum ooluumm kop gel..

- eyvah ıkınsu bana yan geldi!
- yan geldi yaanı yan geldi alamadın mı yoksa yoksaağ yan yaağni alevlen gibi yan mı geeeldi?
-
- cevp versne kızııım?!
-
- aaaa kül felan oldu. bir külünü şok sevdim ahahaha ilağhi ben yaaa..

- yaw hocam burda yanı verebiliceğimiz biyer varmı?
- tabi canım hemen sağa geçin veriyorlar yanı orda toptan.
- ...

-aman yaa ne kadar sıcak burası..yani hot felan ama nereye kadar yanee?
-haha yani tuçegül gören de senin hiç solaryumda 34577 saat kalmadıını zannetcek..oha falan olcek..kal gelcek..

- bu senenin modasıa kırmızı demişlerdi dea inanmamıştıaam.. çok klaaass.. ay her yer kırmızıaa..
- ben bu kadar kalabalığı nişantaşı'nda bile görmedim yaaane! harala gürele etraf gelmelisin, gelmelisin, artık seni sevdiğimi bilmelisin ahaha kapatıyorum gel haa! aloooo? alooo? ahaha kapamış aaaa!
- kim kapamış kim ooğ?
- mengüç su, cehennemdeyiz gel dedim cennet mi ne bişey dedi anlamadığğğm, yakın mı?
- e taksi tutsuuun, iki adımlık yoool?
- hiçişteaa, illa uyusluk yapcak ya!

-alo boboli nerdasın
-moruk sırat mı fırat mı ne bi köprüdeyiz ama köprü yıkılıyor direk..cehennemin dibine iniyoruz şimdi..psikopata bağlicaz...pıt olayı yok ama
--eet olm direk sux yani...
-ziyansın ziyaaan!!!

zebani tikkycanları yakmaktadır akabinde :
-oha yane zabanıı sen o kazak kaç para biliyomusuuun..
- ehahah görürsün kazagı süeteri..
-ay sen modadan ne anlarsınki zateen.. ben şimdi barourumu giydimmi hiç bişe işlemez bana...
-nı hahahhahaha
- ay zebanican, buralarda nokia 6230umu $atj edebilacaagim priz yok mu?
+ aha $u kazanin icinde var. hele bir gir sen
- diyosaan!
.................
- ay sicak felan oldum yane. bu ne booole. ayy yikiliyooo. cehennem rulez felan yani. ama burda priz yoak. hem bi de biraz fazla hat olmadi mi? zebanican bey sicakligi biraz azaltabilirmisiniz?
+muhaaahhhaahhahaahhhaahahah
- buralarda leptapim icin ey di es el baglantisi var mi?
çıkırt çıkırt çıkırt
ay bir de şu şeytanın yanında çek fotoğrafımı. 80630'a koyarım. ordakiler çok eskidi artık.
-ay yürüycek miyiz burda? taksi felan yok mu?

10 Dezember

bu da benim logoo

 erdinin eseri [benim dünyam]
 

<div><a href="http://spaces.msn.com/members/benimdunyam85/" target="_blank"><img alt=" erdinin eseri[benim dünyam]" src="http://img234.imageshack.us/img234/6893/selva2ya.gif" border=0></a>

 
28 Oktober

tercihler...zorunlumu?

                                    
 
 
    Annemin kardeşimi daha çok sevdiğini düşünürdüm. 
   Çocukluk işte ama öyle düşünürdüm. 
 
   İtiraf edeyim... 
   Küçük küskünlükler sırasında kocamın benden önceki sevgililerini benden daha çok sevdiğini düşündüğüm de oldu.
   Nedense insan hep en son ve en çok sevilen olmak istiyor. 
   Sahip olduğu sevgiden daha çoğunu istiyor hep.
   Yersiz bir istek ama..
   Oluyor işte... 
   Sevdikleri hep bir tercihte bulunsun istiyor. 
   Tercih edilen olmak için yapıyor bunu... 
   Güneydoğu Asya'daki büyük deprem sonrasında sulara kapılan bir
anne, kucağındaki iki çocuğundan birini gücü kesilince bırakmak zorunda kalıyor. 
   5 yaşındaki oğlu sulara kapılıyor. 
   Anne ve kucağındaki yirmi aylık oğlu direniyor. 
   Mucize eseri, sulara kapılan oğlu da, kocası da sular çekildikten sonra ortaya çıkıyor. 
   Gazetede bu haberi okuduğumda en çok bir cümleye takıldı aklım; "Yaşadıkları bu olayı ne anne ne de 5 yaşındaki Lachie artık unutabilecek..." 
   "Annem beni bırakmıştı..." 
   Acaba yıllar sonra nasıl bir kişiliği olacak 5 yaşındaki çocuğun. Gerçekten nasıl gelişecek ruhu? 
   "Ağladım, ağladım kimse beni duymayınca sustum ve tahtalara tutundum" demiş... 
   Annesinin tercihi beyninde nasıl bir kıvrıma sıkışacak acaba? 
   Hadi biraz daha ileri gidersek; "sevmeye engel bir yara" olacak mı acaba bu yaşadığı? 
   "...Annem beni bırakmıştı" 
   Çocuklarını kurtarmaya çalışan anne, gücü kesilen kollarından bıraktığı oğlunun ertesi gün bulunmasından sonra ağlamış. Tanrı'ya şükretmiş."Kendimi hiçbir zaman affedemezdim" demiş. Evlerine dönmüşler. Ama belli ki kurtulmuş hayatlarında artık hep bu olay var...
   Bir kere kolları çözülmüş annenin. Ne anne affedebilir kendini, ne de Lachie annesini... 
   Bazen yakınım dediğiniz insanların ihaneti de sizi sulara bırakması gibi değil midir? 
   Mesela arkadaşımdır dediğiniz birinin sizi kırmızı soğanlı lakerda ile pilaki arasındaki tabağa sarhoş mezesi yapması? 
   Arkanızdan konuşması... 
   Öyle ya, bu yiyeceklerin ve içkinin yanına bir de konu lazım... 
   Uzatılacak, iştahlandıracak, rahatlatacak... 
   "...Annem beni bırakmıştı" kadar sızlatır bence bu gerçek insanın kalbini... 
   Sevgi tercih kabul etmiyor 
   Ama hayat hep bir tercihe sürüklüyor insanı. 
   "Akıp giden günlerimiz" bazen tsunami dalgaları kadar vahşice alıp götürüyor bir şeyleri... 
   İnsan, kollarının direnme gücü tükendiğinde vazgeçiyor bir şeylerden... 
   Bir tercihte bulunuyor... 
   Ya annesini seçiyor ya da karısını. 
   Ya karısını seçiyor ya da sevdiğini. 
   Ya sevdiğini seçiyor ya da çevresini... 
   O vahşi sular alıp götürüyor bir şeyleri. 
   Kuşandığımız, takındığımız, bir yerlere tıkıştırdığımız ne varsa çekip alıyor. Bir can, bir de ten kalıyor çıplak... 
   İşte o zaman ağlayıp ağlayıp susuyoruz. Bulduğumuz bir tahta parçasına tutunuyoruz... 
   Uzanan elleri ya da sulara bırakanları unutmuyoruz hiç... 
   O "tercihler" bir yerlere çörekleniyor... 
   Ve bir gün bir başka kişisel tercihin sebebi oluyor...
 
Yazanı Bilinmiyor... 

25 Oktober

DOSTLARA...

Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum.

Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum.

Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum.

Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.

İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum.

Sahip oldun herşeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum.

Son elvedayı atlatmana yetecek kadar merhaba diliyorum.

HERŞEY YETERLİ OLSUN.... 

 
 

                          spacemde nekadar zaman geçirdinizi merak ediyosunuz diilmi?

                                                    

                                    buraya kadar geldiyseniz mümkünse bişiler yazın

 

 

selva

Beruf
Ort

Wetter

Laden...

Windows Media Player

Foto 1 von 9